30 Mart 2012 Cuma

25 ocak ciharşenbe - tanakora!!

Ooohhh… tanakoraaa!!! bugün buraların en muhteşem alışverişini yaptım.. tanakora’ya gittik teyzemle.. üçüncü dünya ülkelerine gönderilen ve bedava dağıtılması gereken yardımlar buraya veriliyormuş, onlar da çoğu ikinci el olan malları burada satıyorlarmış işte.. şöyle güzel-böyle kaliteli şeyleri aman da ne ucuza alıcaz diye reklam yapıp duruyolardı teyzemle nesim.. aman da ayakkabılar ne kadar süper kaliteymiş falan.. anacım benim her cins ayakkabı giyebilen bi halim yok ki.. 2-3 marka yeterince yumuşak.. ben de onlara mahkum yaşıyorum işte.. neyse, gidelim dedik.. heyvanım* nesim'caazım yarınki sınavına çalışırken biz de kendimizi tanakora’nın tükanlarına attık.. ilk bikaç dükkanda bi numara çıkmadı.. sonra bi kabancı-mantocuya daldık.. güzel şeyler vardı.. bildiğin first lady kıyafetleri falan askılarda.. sorduk “bunlar neçe olaar?” diye ve aldık o güzel yanıtı :”altı min tümen” !!!! laaaannn!!! min tümen bir liraya falan denk geliyo.. ne yani?? altı lira mı olm bunlar?!?!?! bi yandan şaşırıp bi yandan da bakarken birer tane bulduk teyzemle.. burada para işi bizim altı sıfır atıldığı zamanlara benziyo.. yani altı tümen de diyebilirsin, altımin de.. kabine girip denemeden önce iyice emin olduk ki adam gerçekten de altı tümenden bahsediyo!! oohhhaaaaaaaaa!!!!!!! dal dal dal dalll… giy giy giy giyyy..... beğendik.. görgüsüzce dükkanı talan ettik.. hayıf** üstümüzde istediğimiz gibi duran bir şey bulamadık.. neyse.. sevine sevine koştuk döndük sokaklara.. arkadaşıım inanamazsın.. bi tane daha böyle dış giyimci bulduk.. bil bakalım ne? orda tanesi beşmin tümen!!!!!!!!!!!!!! Allaaaaahhhhhhhh!!!!!!!!! işte ordan beş tane ben, bi tane de teyzem kaldırdık.. eşşek kadar ağır torbalara doldurup çıktık malları :))) artık bi beş yıl kaban almama gerek yok.. zira her renk kabanım var; turuncu, pembe, gri, mor, bi turuncu daha, bi pembe daha :))) teyzeme aldığımız da sonradan gördük ki lama tüyüymüş.. benimkilerin de en kötüsü(!) kaşe.. sonradan jeton düştü ki, bunlar iran’da giymek için çok kısa.. o bakımdan hepsi benim olabildiler.. işte sayın seyirci; huzur islamda.. ben şanslı bir kişiyim :)))
son dükkanda teyzem önce başka bi manto almıştı, sonra daha güzelini bulup o ilk aldığıyla değiştirdi.. aradaki beşmin tümeni de (az değil haa.. koca bi kaban alınır o parayaJ) ben veriim dedim, bozuk var diye.. neyse.. adama uzattım parayı ve adam gayet kendinden emin “siz konaksığız, gabili yoh.. almam..” dedi.. ben de hafif mahçup, adamcağızın jestini geri çevirmemek için teşekkür ettim, döndüm teyzeme, dükkandan çıkıcaz diye.. adam almadı ben misafirim diye, dememe kalmadan bi de baktım ki teyzemin gözleri kocaman oldu “yok, sen ver..” dedi.. adama döndüm “buyrun.. sağolasığız..” diyerekten.. ama adam kararlı “yoh baba.. gabili yoh..” diye ısrar ediyo.. ben yine elimdeki parayı cebime doğru yönelttim, “teyze almıyo işte..” teyzem o jetonumu düşüren cümleyi söyledi “tarif ediyo***, ver sen..” anacım meğer adamın ‘gabili yoh’u aynı taksicininki gibiymiş.. tariften dolayı yani.. adama durumu açıklamaya, benim bu ısrar meselesini daha öğrenemediğimi, türkiye’de böyle bi durum olmadığını anlatana, on kere falan özür dileyene kadar biz teyzemle koptuk tabii :)) walla fazla kibar bu adamlar.. kültürlerinin taaaa en temelinde var bu tarif meselesi.. sırada beklerken eniştemi seyrederek en güzel örneklerinden birini görebilirsiniz mesela.. sıra sana geldikçe arkandakine ikram ediceksin ısrarla.. ve beklemeye devam.. sonra yine arkandakine ikram ediceksin.. ta ki senden daha dişli bi tarifçi çıkana veya dükkanda artık en son sen kalana kadar.. gerçek bak.. dün bunu kendi gözlerimle gördüm.. eniştem kasaptan çıkamadı yarım saatte :)) ya da insanların herhangi bir kapının önünde “siz buyurun..” yapmaları da buna iyi bir örnek olur.. ama eksik bir örnek olur.. zira bu sadece kibarlıktır, tarif sınırlarına girmesi için –abartmıyorum– en az beş-altı kez karşı tarafı canından bezdirircesine kararlı bi şekilde önden buyurmamak lazımdır.. neyse.. adama durumu anlattıktan sonra bile “gabili yoh” moduna devam etti ama ben zorla verdim parayı.. eve taksiyle geldik haliyle.. burada taksicilerin işi çok zor.. hem dünyanın yolunu getirip sadece ikimin tümen gibi minik bi para kazanıyolar, hem o trafikte hayatta kalıyolar ve de kimseyi öldürmüyolar (sinirden).. ve hem de o kazanacakları parayı kazanmamak için en az iki-üç kere “gabili yoh” riskine girip parayı gördükçe başka tarafa doğru bakıyolar.. evet.. tarif is back!
ve bir de, tanakora'ya neden tanakora deniyor sorusu var.. eh doğru tabii.. iran'dayız.. buranın adında bi imamın falan adı geçmeliydi aslında.. tanakora gereğinden uzak doğu'ya götürüyor insanı.. ve gerçekten de öyleymiş.. adını bi japon dizisindeki herşeyi bulabileceğiniz bir ikinci el dükkandan almış teyzemden öğrendiğime göre..
*heyvan:zavallı
**hayıf: ne yazık ki
***tarif: iran'daki ısrar olayı.. karşı taraf ısrarınıza karşı koymaktan bitkin düşünceye kadar ısrar etme geleneği.. başarılı bir tarifçi, akşam yemeğinde doymuş adama bir tabak daha yedirir :)
fiil hali: tarif etmek.. itiraf ediyorum, edebiyatçı kimliğimi bir yana bırakmamış bir kişi olmama rağmen, "tarif"in ne anlama geldiğini anlamak birkaç günümü aldı.. ilk birkaç seferde, "heralde biri bişey tarif etti, ondan bahsediyolar şimdi.. nerden estiyse.." diye şaşıp şaşıp kaldım.. cümle içinde şöyle kullanılıyor: mesela bişey için ısrar ediyosun, ama gerçekten ikram ediyosun o şeyi, yani kibarlıktan falan ya da yarım ağızla değil.. "alasan gurban.. wallah tarif etmirem.."

p.s. alışveriş yapmaktan fotoğraf çekmeye vakit bulamamışım bugün.. en üstte, sokağa çıkmadan önce sabah kahvaltısı için teyzemle beraber açtığımız ve kuzine üstünde pişirdiğimiz, rahmetli annannemin "pıtpıt ekmeği" dediği lezzetli yufka ekmeğini görmektesiniz :)

p.s.2. burada tanakora'ya ait birkaç fotoğraf var.. evet.. ben oradaydım :)

18 Mart 2012 Pazar

urmiye - 3

23 Ocak doşanbe
dünkü ilk sokağa çıkma denememde sadece bir ince eşarp örtmüş ve kulaklarımı donmaktan zor kurtarmıştım.. geceyse bere ve atkı olayına girip burada da antalya’daki aksesuarlarımla üşümeden yaşayabileceğimi anlamıştım.. bugünkü planımız hayyam’a gitmek.. durun heyecanlanmayın.. ben de öyle sanmıştım, ama değil.. hayyam buraların kapalı yolu.. bir çeşit istiklal caddesi gibi.. ya da izmir’in eskileri bilir, hergele meydanı diyelim.. bu kez dışarı birkaç saatliğine çıkıyoruz.. her ihtimale karşı attım bereyi çantaya, kafaya da teyzemin verdiği kaymayan pamuklu eşarbı taktım.. ooohh.. gayet yahşi oldum.. ortama uyum sağlamak için de sürdüm koyu kırmızı rujumu, siyah göz kalemimi, eşarbı da ittim kafamın gerilerine doğru.. zira öbür türlüsü bir tuhaf oluyomuş buralarda, fazla örtmemek lazım, yobaz diyollaa insana :)

işte sokaktaki ilk günün getirdikleri:
nesim ve ben :)
dedim ya, ne açıyosun, ne kapatıyosun..

 iran'da yürüyüşe çıkıp ilk beş dakika içinde tömer ilanı görmek!!!


 bir önceki bölümde belirtmiştim.. yas günlerine denk geldim..
resmi bayrağın iki yanındaki siyah bayraklar o yüzden var..
 bu caddenin solunda şehir çayı var.. bi gün oraya taşınırsam bakacak su var yani :)
 ooh.. dağlar da tamam :)
 çay, eriyen buzlar yüzünden şehir çamuru görüntüsünde haliyle..

boş duvar görmek neredeyse imkansız..


amcam patlamış mısır satıyo resmen.. yersen!.. 

ahanda urmiye tömer'de bir sınıf.. 

şubat sonu hamlet geliyomuş urmiye'ye..
walla biletler üçmin tümendi yamulmuyosam.. yani 3 liradan az.. 

bu resimlerden de çok var..
çoğu şehitlerle veya hz hasan ve hüseyin'in hikayesiyle ilgiliymiş..
sanırım bu hasan ve hğseyin'le ilgili olanlardan biri..

urmiye'de normal genişlikte, sıradan bir cadde..
karşıda görülen bank sedarat gibi (ve o kadar minik) birsürü banka şubesi var şehrin her bir yerinde..

ahanda molla!!! çoğunluk bunlara gıcık oluyo..  

bu da şehitlerle alakalı bir resim..
annesi savaşa yolluyo sanırım.. hüzünlü hikayeler tabii..

bakınız.. resmin ilersinde yüzü görünmeyen biri var..
teyzem "yüzünü çizmemişler.. peygamber olsa gerek.." dedi.. 

 eh tabii bu fırsatı kaçırmadım.. hemen beraber bir foto :) işte teyzeeeem!!!!!

 çok güldük buna :)


 elemanı tanımıyorum..
ama o kadar çok durduk ki fotoğraf çekmek için, hayyam'ın girişini yürürken çektim artık..

 şeker pancarı közlemesi!! çok yahşı olar..
sonra biz de evde yaptık, biri bir çuval yollamış bizimkilere!!

 burda da pestil ve türlü çeşit meyve kurusu satıyolar.. pancarcıdan hemen sonra..

 iki fotoğraf arasındaki eşşk kadar farkı bulunuz..

 sinema..
rol yaparken bile kafa kapalı (gerçi teyzem burda çok abartmış, bi tek hacılar bu kadar örtüyo.. )
bi de dokunmak da yassah! heralde o yüzden iran sineması ödülleri topluyo festivallerde..
bi tek oyunculukla işi götürebiliyolar çünkü..

fast food restoran..
bu avizeleri her yerlerde gördükçe aklıma okan bayülgen'in eski stüdyosu geliveriyo.. 

 bu ve sonraki evler, sıradan orta halli insanların oturdukları evler..
ben şimdi nasıl taşınmiim oralara, ha!



öğrendiklerim:
bu neçe olar? --> fiyat sormaca..
yollandırasan aga --> indirim yapın..
selaaam.. elleriğiz ağrımasııın --> dükkana girince söylenecek güzel girizgah..
ve taksiciye borcumuzu sorunca (nasıl sorduğumuzu bilmiyorum şimdilik) adamın “gabili yoh..” lafını ciddiye almamamız gerekiyor*.. gabili kesinlikle var.. zaten gabili yoh’tan hemen sonra kaç para olduğunu söylüyor.. mesela yaklaşık 7-8 dakikalık yolun sonunda “ikimin beşyüüüz..” diyerek türk parasıyla yaklaşık 2 tl’ye denk gelen bir para ödemek lazım..

*gabili yoh: bi kıyafetini veya takısını beğendiğimde nesim hep böyle söyler.. yani al senin olsun, önemi yok falan gibi.. mesela bugün gazeteciden devrim’e getirmek için aldığım karikatür dergisinin de gabili yohtu.. biraz ısrar edip, sonra da pes edip, dergi çantamda, “meersi.. memnuuun..” diyerek ayrıldık ordan…

28 Şubat 2012 Salı

urmiye-2



22 ocak yekşenbe
 
Bugün hepimiz huzur içinde sabah kahvaltısına oturduk.. eniştem işe gitmedi, çünkü Allah rahmet eylesin sevgili peygamberimizin ölüm yıldönümüymüş.. yas günü olduğundan bütün her yer kapalı haliyle.. iran’da üç büyük adamın doğum ve ölüm günlerinde tatil olurmuş bütün resmi ve gayrıresmi işyerleri; peygamberin, imam rıza’nın ve bir de bi başkasının (imam hasan olabilir).. eh kafadan altı gün işte.. yarından sonra da imam rıza için yas var.. o gün de burada aile ziyareti için plan yaptık, salmas’a bacıgil’e gidiyoruz.. uşakların çoğu orda olacaklarmış.. ben sadece kurban’ı tanıyorum eniştemin kardeşlerinden.. diğerleriyle de annelerinin evinde buluşucaz işte..

kahvaltıdan sonra, teyzem ve sevgili kuzenim nesim’le (Türkçesi meltem olooor) çevremizi görelim-tanıyalım yürüyüşüne çıktık.. fırının önünden geçip, kah birbirimizin, kah türlü çeşit evin fotoğrafını çekerek manava gittik.. üç kapısı olan, üç karılı, kaçakçı kürdün evi gibi.. işte bu:


bu da sevdiği kızın babası tarafından “sen sadece bi mutfak dolapçısısın, sana kız-mız yok” şeklinde aşşalandığı için hırs yapıp, tıp okuyarak diplomayı şimdiki kayınpederinin suratına çarpmak suretiyle kızı alan ve artık müteahhit olan adamın hırs yaptıktan sonra diktiği apartman.. ne yazık ki urmiye de artık yavaştan apartmanlarla doluyormuş.. bu güzelim evlerin kirası daha ucuz, apartman dairelerininki daha pahalıymış.. yani buraya taşınırsam müstakil evde oturcam demek oluyor bu.. gördüğün gibi gayet ciddiye alıyorum bu fikri :)







manavda komik komik şeyler var.. mesela bu şey: ice age kutusu ve o.. ve bir de minik portakalcıklar



evde öğle yemeğinden sonra (söylemesi ayıptır teyzemin yaptığı su böreği ve beraber sardığımız zeytinyağlı sarma) yaklaşık dört saat siesta yaptık bütün kızlar toplanıp..



akşam da urmiye’de gece hayatının tadına baktık maaile.. fekat yas günü sebebiyle şehrin süsleme ışıklarının hiçbiri yanmadığından sadece şu laleleri bulabildik.. 


öğrendiklerim:
normal uzunlukta bir telefon konuşması, en başta “beeeli..” sonra her cümleye karşılık “meersi.. meeemnun..” ve en sonda da “hodaafiiz..” diyerek yürütülebiliyor..

25 Ocak 2012 Çarşamba

urmiye'den selaaam..


Urmiye neresi mi… duymamış oliim canım okuyucum.. burası iran’ın güzide şehirlerinden, üzümü ve elmasıyla meşhur urmiye -teyzem ordan yetiştiriyo “şah zamanında burada müthiş şaraplar varmış.. şimdi meyvesuyu fabrikası hepsi”..


nerden mi esti? "nazar etme ne olur, çalış senin de olur” lafını uygulamaya karar vermemle başladı her şey.. meltem ve candan arkadaşlarım iki hafta önce bir Cumartesi akşamı antalya’dan istanbul’a uçarlarken “benim neyim eksik” diyerek, ikidir aylaaar öncesinden planlayıp da beceremediğim iran ziyaretimi yapmaya “lan bazen planlayınca olmuyo.. bari spontane şeediim..” şeklinde karar vererek aldım biletlerimi ve Pazartesi günü yıllık iznimden 16 günü cortlatma dilekçemi, Perşembe günü de (1 hafta hesapladık heralde) çipli paşaport başvurumu yaptım..


heerbişeyler hazır olunca da öğrendim nerden nasıl gidiliyormuş.. kimden? Tabii ki teyzemden.. aslında belki de önemli bir bilgiyi ancak yazıyorum: teyzem urmiye’de oturuyor.. eniştem izmir’de yüksek lisans yaparken karşıyaka’nın güzel kızlarından birini kapıp götüren şanslı bir adam.. ama öyle bir adam ki, teyzem de en az onun kadar şanslı.. ayyy… duygusala bağladım.. maşallah işte..


neyse.. cumartesi (21 ocak) sabahı van’a uçtum.. ordan yüksekova’ya minibüsle gittim.. ordan da baska bi minibusle esendere sınır kapısına işte..


çok sıra vardı kapıda, dolmuştan erken inmem gerekti.. anacım onca çamurun karın içinde, 27 kiloluk seker pembesi bavulum ve ben bata çıka ulaştık paşaportu damgalatacağımız yere.. ben daha türk tarafında bağladım kafayı.. vizeye gerek yok.. 15 tl’lik pulu alıp çıkıyosun memleketten.. o arada etrafta bi tane ayna olmayışından mütevellit, sırada yanımda duran adama “olmuş muyum? Alırlar mı beni böyle iran’a?” demiş bulundum.. o da saçı başı iyice kapatmam gerektiğini söyledi.. naaparsın, o daha iyi biliyodur diye, iyice bürükledim şalı kafama..


iran tarafına geçtim ki, etrafa bakınca bi adamın (gümrük müdürü gibi bişeymiş) ofisinde teyzemi gördüm.. bi şaşırdı ki beni gördüğüne, sanki haberi yokmuş, adamcaaza çay içmeye gelmişler gibi teyzem gülüyo ama öyle mutluluktan başka bişey.. anladım ki çok kapatmışım kafayı.. “bu ne lan.. yobaz seniii..” diye beni de güldürdü kerata :))


eniştem gümrük memuruna benim bavulu ısrarla ikram etti ama, o da aynı kararlılıkla “danuşcuların çemadanınaa bakmıyrık” diyerek beni çok memnun etti.. zira, danuşcunun anlamı üniversite öğrencisiymiş )))) eh mezuniyetinden on yıl sonra kim olsa sevinir, diymi :)


 


urmiye


bu nasıl bi trafik yahuuuu!!!!! Bunun onda birini türkiye’de yapsa birisi, en azından levyeli bir kavga izlenebilirdi oracıkta.. ama burada öyle değil.. herkeste öööyle bir hoşgörü, öyle bir rahatlık, barış içinde olma durumu ki, ancak görürseniz anlarsınız.. eve bu trafikte gittik.. şimdilik düşüncem bunun muhteşem bir şey olduğu yolunda.. stressiz trafik, hem de bütün ehliyetler kasaptan çıkmış gibi görünüyorken..


eve yaklaştık.. anacım bütün evler müstakil.. ikibuçuk katlı, altta bir garaj, üstte iki ayrı daire.. genelde evsahipleri üstte, kiracılar alttaymış.. bizimkinde tam tersi.. bahçeyi seviyoruz da biraz, ondan..


ben de teyzem gibi tam bir ev kedisi olduğumdan, burada yaşamaya hemen karar verdim haliyle.. şu sıralar iran-türkiye ilişkileri hakkında pek iyi şeyler duymuyorum.. Suriye yüzünden biraz gerilmişiz diyorlar.. bu durumdan tek çıkarım, iran’ın cart diye kapıları kapatması olur :) aman da ne güzel oluuurr.. zaten ben de öyle bayılmıyorum türkiye’de sürünmeye, burada insan gibi lüks içinde yaşarım işte ;) ilk anda aklımdan geçenler tam olarak bunlar.. ilk akşamımız burada olduğuma inanmaya çalışarak geçti.. ve bir de nasıl yapsak da ben dönmek zorunda olmasam, dönsem bile nasıl iran’a taşınabilirim falan..


19 Kasım 2011 Cumartesi

ölü kişisi..

bilen bilir.. bilmeyen de öğrensin, ben dizi izleyen biriyim.. yani her çarşamba ağzının salyaları akarak hünkarını bekleyen milyonlardan biriyim.. geçen sezonlarda da aşk-ı memnu için aynı durumdaydım.. neyse.. hızla sadede geliyorum.. zira çok yorgunum, gecenin bu saatinde beni deli mi dürttü zaten bunları yazıyorum ki..




muhteşem yüzyıl'ın son bölümünde bir bebek öldü.. kardeşim neydi o korkunç şey öyle!! rahmetlinin yüzünü tamamen göstermemek için koydukları reklamlar da yetmedi, birazcığı bile böööyle insanın tüylerini tiken tiken etmeye yetti de arttı, sehpalara vurduk resmen Allah korusun diye.. evde bebek yok gerçi, ama kedileri, bizleri korusun diye yani..




yaw ne acayiptir şu canlılar.. öldüklerinde bir anda artık onlar kendileri değildir.. ölüsünden korkulur, çekinilir.. dizideki bebek mesela.. ayyy!!!! ne korkunç bir şeye dönüştürmüşler onu!! kanca bir burun!! yaşlı bir surat.. ölü bebek hiç görmedim gerçek hayatta, ama yönetmen herhalde götünden uydurmamıştır bu tiplemeyi.. töbe tööbeeee...




aklıma rahmetli kedim felis geldi haliyle.. gerçekten de öldükten sonra boş bir bedendi sadece.. yani diyorum ki, insan olsun, hayvan olsun, içinden ruh çıkınca beden böyle antipatik, itici bir varlığa dönüşüyor sevgili insanlar.. nasıl oluyor da oluyor, orası Allah'ın hikmeti.. lakin, ruhun bedene verdiği can, gerçekten de eşi benzeri bulunmaz bir enerji ki, ruh çıkıp gittikten sonra yıllaaaardır tanıdığınız, benimsediğiniz o bedeni pek de garipsemeden toprağa gömebiliyorsunuz..




hatırlıyorum da.. rahmetli felis'imi ben gömdüm.. bir kere en başından yabancılamıştım.. içinde canı olmayan bedenine bakınca onu kolayca bir torbaya(!) torbaya diyorum yahu (!!!!) koyabilmiştim.. çünkü o kadar yabancıydı ki.. sonra da akşamüstü gidip bir ağacın dibine gömdüm ruhsuz bedenini.. ve içimdeki tek teselli de, annannemin olduğu yere gittiği ve bir gün ikisiyle de kavuşacağımdı (geç vakitte inşallah).. kısacası, ruhun göze yansımasını görmedikçe, onun o sıcaklığını hissetmedikçe, karşımdaki insan bedeni insan değil, hayvan bedeni de hayvan değil..




bundan sonra karşılaşacağım cansız bedenlerin en az 15-20 yıl sonra kedileriminki olması dileğiyle.. ve bir de, o anki şaşkınlığa, soğukluğa bakmadan, bu kez onlara sarılma, onların ruhsuz bedenlerini de öpüp bağrıma basma kuvveti diliyorum şimdiden.. biraz sonra beraber uyuyacağım canım pisilerimi, ayrılık vakti geldiğinde de sıcacık uğurlayabilme gücü ve hikmeti versin Allah'ım.. amin..

6 Kasım 2011 Pazar

domatiz..

efenim.. bildiğiniz üzre, artık dört kedimiz var.. evimizin sultanı hayriş, ortanca kızlar benek ve turşu ve en son numaramız binnaz.. ve bir de eve yeni kediler geldikçe de doğruluğu kanıtlanan bir kuralımız var: kedilerimizin kalitesi nesilden nesile düşmekte..



rahmetli felis'imiz tam bir beyefendiydi.. insan yemeğine dönüp bakmazdı.. boşluğumuza denk gelip de sesimizi yükseltsek çok alınır, tavrını da koyardı, gülcemalini esirgerdi evdeki insan takımından.. derken bir gün hayriş adisini getirdim eve.. bu kadar mı sokak kediliği olur! insan yemeği yemeye kalkışan, çöpü koklayan bir yaratıkmış meğer bizim kedi zannedip eve aldığımız şey!! neyse ki onun içinde de kibar bir kedi varmış.. neredeyse bir yıl hiç miyavlamadı.. ama ağzını açıp kapatırken çıkan şıpırtıdan anlıyorduk miyav dediğini.. zamanla o da abisine benzedi, onun başlattığı eve yakışan kedi akımını sürdürdü..



işte felis:ve işte hayriş:




vee 15 nisan 2011 günü, nerden bilirdim ki o gün kavuştuğum maaşa göz dikecek iki canavarın yoluma çıkacağını.. çıktılar.. hem de dört kedi, bir köpek aynı kutuda.. elimizde sona kalan iki çirkin kedi kaldı.. hele bir tanesi öyle çirkindi ki, adı önce çipil oldu, sonra benek'e dönüştü.. bu iki kalitesiz (afedersiniz) yüzünden yemek yiyemez olduk sehpada.. avazları çıktığı kadar miyavlayan, yanından geçtiğimizde "amanıın!! patisine bastım herhal.." dedirten kedi kişileriydi bunlar.. annesiz büyümenin eksikliğiyle emmedikleri sabahlık, parmak bırakmadılar.. yenebilecek her türlü nesneyi yediler.. ama onlar da büyüyüp birer hanım kıza dönüştüler..



before:






after:

en son numaramız binnaz ise ağustos'un sonunda katıldı ortamlara.. bir çalının dibinden çığırmak suretiyle dikkatimi çekip, yaralı patisiyle beni tuzağına düşürdü.. ilk gün bağrıma taş basıp, veteriner dönüşü aynı çalının dibinde bıraksam da, ikinci gün bunu yapmama izin vermedi.. sokaktan aldım bir kedi, eve geldim bildiğin çingene!! anaaaammm.. biz turşu'yla benek'e haramiler, canavarlar falan derken haksızlık mı ettik ne.. bu bildiğin sokak çocuğuu!! bir parça yenecek bir şey buldu mu hemmen ağzına dolduruyor, kaçıyor divanın altına.. orda ağzından çıkarıp yiyor.. bir keresinde elimden peynir vermek gafletinde bulundum.. görgüsüz gibi atladı elime, peynir yere düştü, dişler ele geçti.. bir hafta zımbalı gibi gezdi zavallı işaret parmağım.. bu hallerinden sonra kedimizin ilk önce cüce olarak yayın hayatına başlayan ve pazarlanabilsin diye çörek olarak değiştirdiğimiz adı son halini aldı: binnaz (ciguli'nin çingene karısı binnaz, evet :))


binnaz: şimdii.. bu harami takımı yani son üçü (estafurullah, hayriş yok o grupta) geceleri pek bir aktifler.. ben yatınca yarım saat falan dıgıdık dıgıdık koşturuyorlar, sonra da gelip uyuyorlar.. ama herkes uyuduktan sonra, mutfağın körüklü kapısını aralayıp, efendime söliyim, oralarda tezgaha çıkma, sanki aç bırakmışız gibi oralardaki insan yemeklerine dadanma aktivitelerine giriştiler! bu terbiyesizi yakalamak zor tabii.. hangisi acaba diye çok düşündük.. neyse ki, suçlu kendini ele verdi geçenlerde.. işte kanıt:





eh haliyle bunu çalıp, yarısını yiyebilecek kadar domatese düşkün tek bir kedi var elimizde.. işte suçlu:





ama tabii çoook güldük.. annem sinirden dellenmişti ki, "suçluyu buldum.. tezgahtan en sevdiği şeyi çalıp yemiş.. ve yarısını ortalıkta bırakmış.." dediğimde, annem de dedektiflik oyunuma katıldı.. "hangisiymiş?" yerine "ne yemiş?" diye sordu.. domatiz cevabını takiben gözlerimize hedef olan turşu kedisinin şaşkınlığı ve bizim salak salak gülmeye başlamamız çok hayırlı oldu.. zira artık onlarla savaşmayı bir kenara bırakıp, sabah tezgahı silme uygulamasına geçtik.. tebrikler anneme.. bir devrim daha yaptı hayatında :)

2 Haziran 2011 Perşembe

kümülüs konular..

uzun süredir aklıma uğrayıp giden birsürü şey var haliyle.. geçenlerde bir sınav görevindeyken (taaa 8 mayıs!) not almıştım.. anca vakit bulabildim buraya yazmaya.. bu arada değişen bazı bilgiler de var ne yazık ki.. onları da editledim..



* bilen bilir.. ben birden çok çift terlik kullanırım hep.. yaz-kış farketmez.. gerçi kışın abartıyorum.. bazen 4 çift terlik oluyor oturduğum yerin civarında.. bikaç ay önce kalktım salondan odama geldim.. daha girer girmez iki çift terlik! sonra yatağımın öbür yanında bi çift daha.. eh salonda da bir-iki çift leşim vardı.. kendi kendime "lan.." dedim.. "bu kesin bi işaret.." [SPOILER ALERT] Signs filmindeki gibi yani.. "bigün dünyayı, kafalarına terlik atarak etkisiz hale getirebileceğimiz uzaylılar işgal ederse, kesin yırttık :))))" o gün bugündür yolda-izde terliklerimi gördükçe aklıma o film geliyor :)



* bizim oğlan bando'dan bahsedeyim diye not almışım bir de.. :( bando cennete gitti, o bakımdan size şimdilik bir resmini göstereceğim sadece, o kadar.. ayrıntısını zaten bir ara yazacağım..







* o arada hıdrellez de geçti.. sevgili mehlem'imle akşam 12'ye doğru karaoğlan parkı'na doğru yola çıktık.. dilekleri evin altındaki gül dalına astııık.. gidip orda eğlenicez, sonra da sabah tekrar oraya gidip dilekleri suya atıcaz.. plan buydu.. anacım, karaoğlan parkı'nda in-cin kutluyor hıdrellezi.. tam böyle parkın deniz tarafına ayak bastık.. aman da ne güzel uçuyo yarasalar falan modundayız.. CART! biri üstüme sıçtı afedersiniz!! anaaaam.. yarasa boku.. insan naapsın bilemiyor tabii.. bi de gecenin o saatinde, şehrin o parkına iki hatun gitmek döt ister.. o bakımdan ne çanta var üstümüzde, ne mendil veya türevleri.. bizden bekleneceği gibi, "aaaa.. ne güzel bak.. kısmet.. kesin bu yıl zengin oluyoruz.." diye sevine sevine ve umutla taşıdım üstümde yarasa bokunu.. eh ne de olsa kuş bokuna yakın.. uçan hayvan boku bir zenginlik alametidir; her ne kadar bir röbteşambr ya da viski kadehiyle yarışamasa da, benim kabulümdür :) neyse.. dedim ya, in-cin durumu vardı parkta.. biz de oradaki itfaiye nöbetçisinden aldğımız bilgiler doğrultusunda, sabah 3 buçuk-4 gibi gitmek üzere eve döndük.. ama tabii ki uyuduk fosur fosur.. sabah da dilekleri aldık gül dalından.. mehlem'im o gün atmış denize.. benim dilek ise iki yıldır denize atılmayı bekleyen (!!!) diğer hıdrellez bohçacığının yanında yerini aldı :))



* bu notları sınavda almışım ya.. hemşirelik lisans tamamlama sınavıydı.. gelenlerin hepsi hatun tabii.. ama bir de bunlar hemşire ya.. nassssıl tatlılar.. cadı hemşire tipi değil.. böyle puf puf, yumuşacıklar :) sınav başlamadan önce kimlikleri kontrol ederken, bir de ne göreyim.. ders notları yanlarında hala.. çalışmaya devam ediyorlar son ana kadar.. notlar tabii ki bilgisayar çıktısı.. ama beyaz dosyada, birbirinden bağımsız kağıtlar değiller! delik zımbayla delinmiş, ve kurdeleyle(!)(!!!) evet hem de renk renk kurdelelerle bir arada tutulan ders notları :)))) çok tatlıydılar yahu.. ben o manzarayı en son ilkokuldaki ödevlerimde görmüştüm.. sene 1985-90 arası yani :)) bayıldım bayıldımm...



* yine sınav hatırası.. camdan bakarken bir adam gördüm.. aksayarak yürüyordu.. eh, yavaş ve bozuk bir ritmle tabii ki.. adamcağız bana zombileri hatırlattı :)) ben böyle kendi kendime gülümserken, ANAAAAMMM!!!!! O DA NEEEE!!!!! arkasından gelen adam da öyleee!!! kolları iki yanında gayesizce boşluğa salıverilmiş vaziyette, kendisi de aksayarak, aynı zombi ritminde, yavaş yavaaaş geliyor öncüsünün ardından!!! 1-2 saniyelik panik anı!! yüzümdeki gülümsemenin silinmesi!! "aha da ziki tuttuk.." ruh hali.. sevgili arkadaşlarım, gerçekten de en çok 1-2 saniye sürdü.. ama hissettiklerim bunlardı yani.. neyse ki, ikinci adamın yanında bir kız çocuğu belirdi de, yaşadığım dehşet anı, dehşet dakikalarına dönüşmedi :)) buna benzer bir şeyi yıllar önce yine yaşamıştım.. işte o neredeyse bir dakika kadar sürmüştü.. bakınız..




böyle işte olan biten.. haydi ben gideyim artık.. zira uykum geliyor :) buraya daha sık uğramak dileğiyle.. iyi geceler efeem..